BİLGİ TOPLUMU PDF Yazdır e-Posta

Kazım ÜTÜK

İnsanlığın artık hızla eskitmeye başladığı 21. yüzyılın bu zaman dilimde sanayileşmesini tamamlamış, gelişmiş toplumlar, sanayi ötesi toplumu, diğer bir ifâdeyle, bilgj toplumu döneminin ilk aşamasını tamamlayarak ikinci aşamasına doğru yol alıyorlar. Bilindiği gibi bilgi toplumu sanayi toplumunun, sanayi toplumu da tarım toplumunun ürünüdür.

Her toplum döneminde hayatı biçimlendiren yürütücü, itekleyici, baskın bir güç vardır.Tarım toplumunda kara sabanı çeken, kazma küreği kullanan, dokuma tezgahlarını, kayıkları, gemileri hareket ettiren, oku, yayı, mızrağı ileri fırlatan, "kas" gücü, sanayi toplumunda yakıtların hareketlendirdiği "makina" gücüne dönüşürken, bilgi toplumunda yürütücü baskın güç bilgisayarların işlediği ve iletişim ağlarının ilettiği "bilgi" gücü olmaya başlamıştır.

Tarım toplumunda, etkin gruplar; büyük toprak sahipleri ve asiller, sanayi toplumunda; kapitalistler ve işçiler, bilgi toplumunda; doğrudan beyin gücünü kullanan bilgi sınıfıdır.

Tarım toplumunda zaman "geçmişe" doğru akardı. Çiftçiler ürünlerini nasıl ekeceklerini geçmişe, yâni tecrübeye bakarak öğrenirlerdi.

Sanayi toplumunda zaman "şimdi"ye bağlıdır. Çünkü "vakit nakittir."

Bilgi toplumunda en boy derinlik ten oluşan mekan, maddenin kazandığı olağan üstü hız dolayısıyla daralmakta, zaman boyutu ise sürekli genişlemektedir. Bundan dolayı bilgi toplumunda "şimdi" ve “gelecek” in geçmişteki ölçüsü ve anlamı değiştiği için ona biçilen değer de farklılaşmaktadır. Bu dönemde bugün en iyi şekilde değerlendirilirken gelecek, bilgiye dayalı olarak tasarlanıp öngörülmeye çalışılır. Bu dönemde de vakit nakittir, ancak burada vakit yani zaman bugün.ile yarının birleşiminden oluşmaktadır. Yani “vakit” yarını da içine alacak şekilde genişlemiştir. Hatta bazen yarın tasarlanırken veya pazarlanırken vakit kavramına dün de eklenerek daha da genişletilir. Bu imkanı bize bilgi gücünü neredeyse ışık hızında işleyebilen ve iletebilen süper bilgisayar ve iletişim ağları sağlamaktadır.

Bilgi toplumundan sonra hangi toplum tipinin geleceğini, bilginin özünde gizlenen "öz güç" belirleyecektir. Bu öz güç ise sevgi gücüdür ve yeri, zamanın bir ipek tüy kadar latifleştiği gönüldür.

Bu genel girişten sonra, toplumsal değişmelerin temel dinamiklerini anlayabilmek için fert-toplum ilişkisini ve bu değişmede ekonominin oynadığı rolü ana hatlarıyla kısaca ele alacağız. Buradan hareketle tarım toplumunu, sanayi toplumunu biraz daha yakından tanımaya çalışacağız. Ayrıca bir toplumdan diğerine geçerken yaşanan "geçiş dönemleri"ne de değineceğiz.

Fert ve Toplum

Bütün insanlar sahip oldukları maddî ve manevî potansiyelleriyle "fert" olarak doğarlar, bu potansiyellerini şu ya da bu biçimde toplum içinde harekete geçirerek "şahsiyet" kazanırlar. Bu süreçte toplum, ferdin içinde gelişip serpildiği bir çeşit "ana rahmi" görevi yapar.

Ferdiyetten şahsiyete giden yolda ilk gelişme aile içinde olmakta, sonra toplumsal çevre genişleyerek bir milletin üyesi olmaktan insanlık ailesinin bir ferdi olmaya kadar uzanan geniş bir dâire çizilmektedir. Toplum içinde her fert; biyolojik, ekonomik, sosyolojik ve politik etkilenme ve etkileme süreçlerini yaşayarak belli bir kimliğe, yâni şahsiyete kavuşmaktadır. Ferdin sonsuz uzay boşluğunda "koordinat" kazanması anlamına da gelen şahsiyetin toplumla ilişkisi, balığın denizle ilişkisi gibidir.

Gerek fert toplum ilişkisi gerekse toplumların birbirleriyle olan ilişkileri sonucunda -ki bu etkileşimler genellikle mücâdele şeklinde olur, toplumlar belirli bir değişim sürecine girerler.

Toplumsal Değişmenin Anlamı

Bir toplumun değişim sürecine girmesi demek, iç ve dış sebeplerle toplumu meydana getiren maddî ve manevî kurum ve değerlerin yapı ve işlevlerinde yeni durumların doğması demektir. Maddî ve manevî kurum ve değerler aynı hızla değişime uğramazlar. Bâzıları ağır ve zor, bâzıları da hızlı ve kolay değişirler. Ayrıca bu değişim şehirlerde ayrı, köy ve kasabalarda ayrı ayrı bir seyir hızına sahiptir. Bir toplumun hayatında önemli bir yere sahip olan din, dil, ahlâk gibi manevî değerlerle, vatan, bayrak ve tarihî eser gibi maddî yönü bulunan değerler karşısında toplumlar koruyucudur (muhafazakârdır). Bunun yanında ideolojik fikir hareketleriyle "giyim kuşam" modaları karşısında "değişimci" bir tavır göstermeleri daha kolaydır.1

Öte yandan toplumsal gelişim ve değişim süreçleri başı boş bırakılamayacak kadar önemlidir. Değişim bilimsel yöntemlerle devlet tarafından kontrol altında tutulmalı ve millî hedeflere doğru yönlendirilmelidir. Toplumların değişim sürecindeki tavırları, bir nehrin sularının eğimli ve dar vadilerden geçerken göstermiş olduğu tavırlara benzetilebilir. Bu bölgeden geçerken nehrin potansiyel enerjisi hareket enerjisine dönüşür. Akıl sahipleri bu "ortamdan" bilimsel yöntemlerin yardımıyla faydalanmasını bilirler. Enerji dönüşümünün olduğu bu yerlerde önce nehri barajlar yardımıyla "kontrol" altına alırlar, sonra da hidroelektrik santrallerinde hareket enerjisini elektrik enerjisine dönüştürerek gelişmenin ve aydınlığın hizmetine verirler. Ayrıca barajlardan aldıkları suyun bir kısmıyla da "ölü toprakları diriltir"ler. Fazla gelen suları da baraj yıkılmasın diye önceden yaptıkları "savak”lar yardımıyla tekrar nehrin vadisine bırakırlar.

İşte bunun gibi, "gerçek akıl" sahiplerinin yönetimindeki bir devlet de, toplumun geçirmekte olduğu "değişim" sürecinden en iyi şekilde faydalanmasını bilir. Ancak, toplumun temel sıfatları ile devletin sıfatları üst üste çakışmıyorsa, tersine çatışıyorsa, bu değişim süreci toplumsal bir cinnete dönüşerek bütün bir toplum tarihin mezarlığına yuvarlanabilir. Nehrin sularının taşarak etrafını silip süpürmesi gibi...

Toplumsal Değişmenin Dört Yolu

 

"Ahir zaman öyle bir zamandır ki, o zamanda kırk yıl kırk gün gibidir,

kırk gün de kırk yıl gibidir"

Hz. Muhammet! (S.A. V.)

 

Dünyada ve ülkemizde toplumsal değişmenin hızı, moda ve müzik alanında olduğu gibi, gelişen kitle iletişim araçlarının etkisiyle, neredeyse ışık hızına ulaşmıştır. Eskiden değişmesi yıllar alan bâzı toplumsal değerler âdeta "her gün yeniden doğmaktadır." Bilgisayarlarla her türlü bilgiye uydular arası iletim ağı yardımıyla kolayca ve ucuzca ulaşılabilindiği günümüz dünyasında, hiçbir çağda rastlanılmayan bir bilgilenme ortamı oluştu. Her bir dakikada dört buluşun yapıldığı bu ortamlarda kafalarda "tabular", şehirlerde "duvar'lar, ülkelerde "köhnemiş sistemler" önce sallandı sonra da yıkıldı.

İnsan ürünü her türlü inanç , fikir, söz ve eylem bugünün şartlarında adeta çöle düşen yağmur taneleri gibi çok kısa zamanda adeta buharlaşmaktadır. Sadece fast footlar, modalar, mankenler, filmler, diziler değil, sanatçı ve siyasetçiler de hızla eskimekte.Eskiden uğrunda ölünen liderler, ideolojiler ve bunlara dayalı eserler, söylemler, eylemler artık sadece tarihi birer eşya hükmünde. Hatta ilahi olan değerler bile istismarcıların elinde dünyevi amaçlar için kullanıldığından hızla değer kaybetmekte…Böyle bir ortamda sadece “mutlak varlık”ın kendisi ve ona samimiyetle dayanan kişi, kurum, söylem ve eylemler değerlerini koruyabilmekte… Belki de “İlahlar yoktur, ALLAH vardır” kutsal sözünün her alanda ispatlanmaya başladığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Gerçekten de bütün ilahlar buharlaşıyor…

Denilebilir ki, toplumların temel sıfatlarını belirleyen köklü değerler bu değişim ortamında biraz sarsılsalar da, muhafaza edilmeye devam ediliyor. Din gibi, tarihî miras gibi.

Sosyolojik araştırmalardan elde edilen bilgilere göre toplumsal değişmeler dört yoldan olmaktadır. Kısaca bunlara değinelim.

1. Evrim (Tekâmül): Toplumsal değişmenin gelişmeye yönelik en yavaş işleyen şekli olup bütün toplumlar için çok biçimli bir seyir takip eder. Evrim veya ağır tedricî gelişme dengeli ve güvenilir bir reform yoludur.

2. İnkîlâp: Evrimin hızlandırılmış bir şekli olup devrim değildir. Bu hızlandırma işlemi, sistemli, proğramlı ve radikal bir kadro hareketi ile yukarıdan aşağıya doğru yapılır. İnkîlâbın başarılı olabilmesi için öncü kadronun tabanı oluşturan halkın temel sıfatlarını programında ve yönetiminde özümsemiş olması şarttır. Bu durum, yaban eriğine yine erikgillerden fakat daha geliştirilmiş bir cins eriği aşılamak gibidir. Bu mânâda inkîlâp dışardan kurum ve kuruluşlar aktarmak değildir. Halka rağmen halkçılık yöntimini reddettiği için de devrimden farklıdır. Bu açıdan, Tanzimat'tan günümüze kadar geçen süre içinde yaşadığımız olaylar bize tam bir sosyolojik laboratuar zenginliği sunmaktadır.

3. Devrim (İhtilâl): Devrimler, toplumsal geçiş dönemlerini sıhhatli bir yol ve yöntemle geçemeyen, sorunlarını ilim ve eğitim yoluyla demokratik ortamlarda çözemeyen geri kalmış toplumlarda ortaya çıkan bir toplumsal patlamadır. Nitelik ve niceliği ile darbeden farklıdır. Özellikle emperyalizmin hayat sahalarında bulunan ve bu tip toplumsal patlamalara gebe olan ülkelerde değişimin sancılarına dışardan yapılan sistemli müdâhalelerle hedef topluma erken doğum veya ölü doğum yaptırılabilir. Bu konuda bizim ve genelde insanlığın çok taze ve sıcak tecrübeleri vardır.

4. Yeniden Doğuş:

"Her dem yeni doğarız/Bizden kim usanası" Hz. Yunus EMRE

 

Toplumsal değişmeyi bir milletin tarihî şahsiyeti içinde "yeniden doğuşu" olarak algılayan rönesansçılar, toplumlarına yabancılaşmadan çağdaşlaşmayı amaçlarlar. Toplumsal değişme sürecinde, özellikle kültür emperyalizmine mâruz kalan toplumlarda, toplumsal yaralar sistemli bir şekilde kaşınarak kangrenleştirilmek istenir. Özellikle tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecinde, köyden kente geçişin doğurduğu intibak güçlükleri, sınıflar arası sürtüşme, nesiller arası çatışma, gecekondu gökdelen çelişkisi, artan işsizlik sorunu ve en geniş anlamda eski kimliğin silinmesi, yenisinin ise kolayca bulunamaması, ayrıca geçmişten gelen şuuraltına itilmiş "kin ve ateş"in şuur sahasına taşınması gibi problemler, eğer millî ve ilmî yol ve yöntemlerle çözülerek yeni toplumsal yapıya sıhhatli bir şekilde taşınmazsa, emperyalizm, çatışan kültürlerden çatışan kadroları ve savaşan cepheleri oluşturmakta gecikmeyecektir. Böyle bir durumda toplumsal gerilimleri iç savaşa dönüştürmeye çalışır. İç savaşı çıkarmayı başardığında emperyalizm kendi yandaşlarını her açıdan destekleyerek işbirlikçilerin bu kanlı mücadeleden galip çıkmalarına yardımcı olur…. Yönetimi ele geçiren yandaş kadrolar da karşı güçleri yok ettikten sonra ağabeylerini ülkelerine davet ederler. Ve emperyalizm bu davete zevkle icabet eder. Tıpkı Afganistan'da, Macaristan'da., Irak’ta olduğu gibi...

Veya, emperyalizm kültürel ve ekonomik sahada elde ettiği "istasyon" şahıs ve grupları sözkonusu mazlum milletin yönetiminde "ileri bir karakol" olarak kullanılır ve böylece ucuz ve risksiz bir sömürü gerçekleştirir. Türkiye'de, Mısır'da, Cezayir'de, Ukrayna’da, Gürcistan’da… olduğu gibi.

Böyle bir ortamda toplumun "bilgi ve sevgi" kaynaklarını "gönül seferberliği" yolu ile harekete geçirerek "yeniden kendine dönmesini" sağlamak ve buradan elde edilecek yeni bir "toplumsal ivme" ile çağın araç ve teknolojilerini kullanarak toplumu aşkla-şevkle toplumsal bir yeniden doğuşa yönlendirmek gerekmektedir. "Hamdım, oldum, piştim" sürecini fert ve toplum bazında gerçekleştirmek... İşte Rönesansçıların temel gayeleri budur.

 

 

Toplumsal Gelişmede Ekonominin Yeri

İçinde yaşadığımız tabiatın bir parçası olarak yaratılan insanın hayatını sürdürebilmesi tabiatı istismar etmesine, kendi menfaatleri doğrultusunda kullanabilmesine bağlıdır. İşte insanın tabiatla ve insanın insanla ilişkilerinin toplamı olan ekonomik faaliyet, toplumsal hayatın vazgeçilmez önemli bir yönünü oluşturur.

"İnsan merkezli" bakış açısına sahip olanlara göre, ekonomi bir insan faaliyeti olup "en mükemmel şekilde" yaratılan insanın doyurulması, mutlu kılınması ve yüceltilmesinde önemli bir araçtır. Bu amaca ulaşmak için ekonomi uygun yöntemlerle insanîleştirilmelidir.

"Madde merkezli" bakış açısına sahip olanlara göre ise insan ekonomik faaliyetin önemli bir parçasıdır. Burada en iyi insan ekonomik insandır.

Toplum hayatında ekonomik faaliyetlerin dal budak saldığı alanlar genel olarak, üretim, tüketim, değişim ve işbölümü aşamalarından oluşur. Bu aşamalar mekanik bir düzeneğin çalışması gibi yalın değildir. Bu işlemler bir insan faaliyeti olduğu için insanların oluşturduğu aile, birlik, köy, şehir, millet ve blokların meydana getirdiği toplumsal ve kültürel değerlerle birlikte bulunur.

Toplumsal Gelişme ve Teknoloji

Sosyolojinin bir alt dalı hâline gelmekte olan "ekonomi sosyolojisi"ne göre; bütün ekonomik olayların özünde teknolojik bir süreç yer alır ve bu sürece uygun bir toplumsal ilişkiler hiyerarşisi oluşur. Ekonomi sosyolojisi toplumsal yapıyı dört alt sisteme ayırmaktadır.

Bunlar:

1- Ekonomik alan

2- Sosyal alan

3- Siyasal alan

4- Kültürel alanlardır.

Toplumsal gelişmenin ve değişimin merkezine teknolojik yenilenmeyi oturtan bu görüşe göre, eski teknoloji ve buna bağlı yöntemlerin yerini alan yeni teknolojinin ilk etkilediği alan "üretim süreci" olmaktadır. Böylece yeni teknoloji ilk önce toplumsal yapının ekonomik alanına damgasını vurmaktadır.

Yeni teknolojinin ekonomik alana uygulanmasıyla birlikte, yeni uzmanlıklara göre yeni meslekler ve yeni işbölümleri oluşmaktadır. Böylece, yeni teknoloji ekonomiden sonra toplumsal alana da damgasını vurmaya başlar. Meselâ, bilgi toplumunu başlatan bilgisayar ve iletişim teknolojileri kendilerine has yeni meslekler, dolayısıyla yeni sosyal gruplar doğurmuşlardır. Bilgisayar mühendisleri, yazılımcılar, tamir ve bakım elemanları gibi. Buharlı makinelerin icadı ile fabrikaların kurulması sonucunda işçi sınıfı ve kapitalist sınıf oluşmuş ve böylece sanayi toplumu dönemi başlamıştı.

.

Yeni teknolojinin toplumsal alanda meydana getirdiği yeni sosyal gruplar ekonomik çıkarlarını ve sosyal etkinliklerini arttırmak için yönetimi ele geçirmek veya yönetimde etkin olmak için siyasî alanda örgütlenerek mücâdeleye girişirler. Böylece, yeni ve köklü teknolojinin ekonomik, sosyal alandan sonra siyasî alandaki yansıması devreye girmiş olur. (Sanayi toplumu döneminde işçi sınıfı ile sermaye sınıfının sosyal- siyasî mücâdeleleri 20 yüzyılın şekillenmesinde başrolü oynamıştır.)

Yeni teknolojinin hareketlendirdiği ve biçimlendirmeye başladığı ekonomik, sosyal ve siyasal alanların toplam etkisi toplumun kültüründe de birtakım değişme ve gelişmelere sebep olur. Bu değişmeler ekonomik alandaki değişmeler kadar hızlı olmaz. Çünkü toplumsal kültürün değişime karşı direnci oldukça yüksektir. Bu alandaki gelişmeler sözkonusu teknolojinin hızına ve etkinliğine olduğu kadar, toplumun kültürel dinamizmine de bağlıdır.

Batı’dan İki Tarih Yorumu

Ekonominin toplumsal gelişme üzerindeki etkileri üzerinde kafa yoran Batı medeniyetinin düşünürleri derin ve uzun tartışmaların, hatta çatışmaların içine sürüklenmişlerdir. Onları bu denli ciddi felsefi tartışmalara sürükleyen temel soru şu olmuştur:

Ekonomik faaliyetler mi toplumsal ve kültürel yapıları belirler, toplumsal ve kültürel yapılar mı ekonomik faaliyetleri belirler ve biçimlendirir?

Bu soruya cevabı Friedrich Hegel (1770-1831) "tarihî idealizm" diyalektik metodu ile vermiştir. Onu dinleyelim: "Tarihin mantığında, milletlerde tecessüm ederek, göze görünmeden insan mukadderatının kumaşını dokuyan, genel fikirler (idealler)dir. Fikirler filozofun zeki bakışı altında cereyan etsinler, cisimler şeklinde birbirlerini takip etsinler, veya tarihî milletlerden tecessüm etsinler, bunlar aynıdırlar ve onların oluşum sırası değişmez. Akıl, hareket hâlinde bir mantık olan tarihin bizzat özüdür. Yüzeysel görüşlü tarihçiye göre, doğan, gelişen ve ölen imparatorluklardır, savaşan milletlerdir, birbirini yokeden ordulardır. Fakat bu milletlerin ve orduların arkasında, onların temsil ettikleri prensipler vardır, siperlerin ve bataryaların arkasında, birbirleriyle savaşan fikirler vardır." Yani "koyun kurtla gezerdi fikir başka başka olmasaydı."

Alman düşünürü Hegel'in "tarihî idealizm" diyalektiğini diğer bir Alman, Karl Marks tepetaklak tersine çevirerek tarihî materyalizm diyalektiğini oluşturmuştur. Şimdi de Marks'ı dinleyelim: "Uzun uzadıya uğraştıktan sonra eriştiğim ve bütün incelemelerime öncülük eden genel kanâatlerimi şu şekilde özetlemek mümkündür: İnsanlar sosyal üretim işinde, zorunlu ve irâdelerinden bağımsız olan, birtakım münâsebetlere girişirler. Bu üretim münâsebetleri, üretimin maddî güçlerinin gelişmesinde belirli bir safhayı karşılar. Bu üretim ilişkilerinin toplamı da toplumun ekonomik yapısını oluşturur. İşte sosyal şuurun belirli şekillerini karşılayan kanunî ve politik üst yapılar (din, ahlâk, hukuk, estetik, felsefî ve politik değer ve kurumlar), hep bu gerçek temel üzerine kurulmuştur. Maddî hayattaki üretim biçimi, politik ve manevî sosyal oluşumların genel karakterlerini belirler. İnsanların şuuru geçim biçimini belirlemez, tersine geçim biçimi onların şuurunu belirler." Görüldüğü gibi Hegel'e göre, etrafımızdaki maddî çevreyi fikirlerimiz (ideallerimiz) biçimlendirirken, Marks bunun tam tersini söyleyerek, etrafımızdaki maddî çevrenin şuurumuzu ve fikirlerimizi biçimlendirdiği söylüyor.(2)

Alman kaynaklı bu tarih yorumlarının önemi, sanayi devriminin felsefî temelini atmış olmalarıdır. Sanayi devriminin bilimsel ve teknolojik temeli, buharlı makinelerin icadı ile İngiltere'de atılırken, ideolojik ve politik temeli 1789 devrimi ile Fransa'da atılmıştır.

Şimdi de İslâm'ın ekonomiye bakışım kısaca inceleyelim..

İslam ve Ekonomi

İslâm'a göre ekonomi toplumsal hayatın bir parçası olup, toplumsal hayatın her yönüne kendi damgasını vurduğu gibi, toplumsal hayatın bütün değerlerinden de etkilenir. Ekonomi ne Adam Smith'in sandığı gibi toplumsal kültürden bağımsız "kendine özgü kanunlar" içinde cereyan eder, ne de Kari Marx'ın sandığı gibi, toplumsal ve politik hayatı biçimlendiren tek ve bağımsız bir faktördür. Bugüne kadar gelen uygulamalar, yâni hayatın saf gerçeği bu düşünürleri yalanlamaktadır.

İslâm "Her şey insan için, insan da ALLAH (c.c.) için" temel prensibinden hareketle ekonomik faaliyetlere hakettiği değeri verirken, "fıtrat dışı" saplamaları önlemek için maddî ve manevî sorumluluklar, tahdit ve tehditler getirmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de ısrarla; "Fakirin doyurulması", "Zenginin malında fakirin hakkının bulunduğu", "Kimsesizlerin korunması", "Haklının hakkını alması", "Yetim ve öksüzün himaye edilmesi", "Esirin ve kölenin hürriyete kavuşturulması", "Ticaretin serbest, faizin yasaklanması", "Servetin sâdece zenginler arasında dolaşan bir güç olmasının engellenmesi", "Helâlinden mal mülk kazanılması" hem fertlerden, hem toplumdan hem de devletten istenmektedir.

Bu genel değerlendirmelerin ışığında, esas konumuza; toplumların ekonomik faaliyetlerine göre tespiti, tasnifi ve analizine geçebiliriz.

Bilgi Toplumunun Öncesi

Toplumları ekonomik yapı ve gelişmelerine göre tasnif etmek sosyolojide ve özellikle politikada çok rastlanan bir yöntemdir. "Tarım Toplumu", "Sanayi Toplumu", "Bilgi Toplumu" gibi günlük hayatta rastladığımız bu terimlerin ne mânâlara geldiğini bilmek, hem ülkemizi hem de dünyayı daha iyi anlamada bize yardımcı olacaktır. Şunu da hemen belirtelim ki bu çalışmada, her biri sosyoloji ve ekonomi ilminin üzerinde derinlemesine çalıştığı "toplum biçimleri" konusunda "bildirilenlerin" derlenmesi şeklinde bir çabanın içinde olacağız.

Tarım Toplumu

İnsanların geçimlerini büyük oranda toprağı işleyerek sağladığı, nüfusun tamamına yakınının köylerde ve kırlarda yaşadığı, bugünkü haliyle hiçbir büyük şehrin bulunmadığı, fabrikaların, ticaret merkezlerinin, hizmet birimlerinin, sosyal güvenlik kurumlarının olmadığı, ulaşım ve iletişim imkânlarının çok zayıf olduğu, eğitim seviyesinin ve kişi başına düşen millî gelirin oldukça düşük olduğu, bütün bunlara karşılık toplumda güçlü bir dayanışma geleneği, sağlam bir "iç toplumsal kontrol"ün bulunduğu, bütün fertlerin belirli bir "kimliğe" sahip olduğu, hayatın "yavaş çekimli film" gibi aktığı ve istikrardan çok statikliğin hâkim olduğu bir toplum düşünelim. İşte bu toplumun adı, tarım toplumudur

Böyle bir toplumda bilgi farkının önemi yoktur. Büyük oranda tecrübe birikimine sahip olduğu kabul edilen "aksakallılarbilgi, politika, yönetim, hatta yargı gibi toplumsal hiyerarşiyi ifâde eden sahalarda bile hâkim sınıfı oluştururlar. Diğer fertler ise bu toplumsal yapının telkin ettiği değerleri, yaşama biçimini ve hiyerarşiyi büyük bir teslimiyet içinde kabul ederler. "Kral veya padişah hangi hakla ve hatta yargılanmadan başımı kesiyor" diye düşünen "teb'a"lar olmadığı gibi, kral da böyle bir hakkı olduğuna inanır. (1)

Bu tip toplumlarda sınıflı bir hiyerarşik yapının hâkim olduğu durumlarda, özellikle Avrupa'da feodalite döneminde hayatın kumaşı ezme ve ezilmeye dayalı zulüm tezgâhında dokunmuştur. Uygulamış olduğu toprak sisteminin ve yönetim biçiminin doğal sonucu olarak Osmanlı Türk İmparatorluğu'nda bu dönem, insanî boyutları itibarıyla insanlığın bugün bile ulaşamadığı güzelliklere sahip idi. İmparatorluğun çöküş dönemine girmesinden sonra bu yapı bozuldu ve zulüm kapıları da aralanmış oldu.

Tarım Toplumunun Çözülme Süreci

İngiltere'de James Watt'ın buharlı makineyi icat etmesi ile birlikte, kas gücüne dayalı olarak çalışan tezgâhlar yerlerini makine gücü ile çalışan tezgâhlara bıraktı. Bunun sonucunda üretim âdeta patladı, iç ve dış pazar sahası genişledi. Nitelik ve nicelik olarak büyüyen fabrikalar toplumsal değişimi de başlattı. Demir çelik üretimi için ilk yüksek fırınlar boy göstermeye başladı. Bilimde önemli ve hızlı gelişmeler devri de başladı. Fabrikalarda üretimin artması, ucuz ve kaliteli ürünlerin dünya pazarlarında hızlı alıcı bulması, artan rekabet ortamının acımasızlığı ucuz işgücüne olan talebi de artırdı. Artan nüfusla birlikte yoğunlaşan emek gücü fabrikaların bulunduğu şehirlere akmaya başladı. Bu sürecin sonunda burjuvazi ve işçi sınıfı gelişti, güçlendi. İşte sanayi devrimi bu şekilde başlamış oldu. Bu devrimle birlikte geleneksel statik tarım toplumu çözülmeye ve yeni bir toplumun, sanayi toplumunun temelleri de atılmaya başlandı. Bu dönem, emeğin yoğun olarak acımasızca kullanıldığı vahşî kapitalizm veya erken sanayi toplumu dönemi adını alır. Artık nehir durgun ve sakin aktığı eski yatağında değildir, eğimli ve dar bir geçitten geçmeye başlamıştır. Sular köpürmekte, korkunç bir uğultunun ilk sesleri duyulmaktadır.

 

Geçiş Toplumu

Tarım toplumdan sanayi toplumuna geçerken, eski topluma âit "değerler" çözülmeye başlar, yeni topluma âit değerler ise henüz cenin halindedir. Köyden şehre göçün oluşturduğu gecekondu insanı, toplumsal bir kaosun içinde ne köylü kalabilmekte, ne de şehirli olabilmektedir. Aslında geçiş toplumu bir gurbet toplumudur. "İnsanı toplumla bütünleştiren şey, fertle toplumun beraberce benimsedikleri, inandıkları, bağlandıkları, doğru kabul ettikleri ortak değerlerdir. Ama sosyal değişme tarihin belli döneminde bu ortak değerleri yıkıyor. Sanayileşme birdenbire karşımıza "fabrikatör" çıkarıyor. Servet, kapitalist sistemde burjuvaların, komünist sistemde siyasî bürokrasinin elinde toplanıyor. Korkunç tahammül edilemez bir seviye farkı, yaşayış farkı beliriyor. Villa ile gecekondu, belediye otobüsüyle Mersedes arasındaki fark, atla eşeğin ve bulgur pilavının yağlısıyla yağsızı arasındaki fark değil artık."(2)

Geçiş döneminin şok edici sorunları fertleri ve grupları aceleci ve sabırsız yapıyor. Çözüm, halkın özlemlerini iyi formüle edebilen, özlemleri ve toplumsal kini çarpıcı biçimde ifâde eden sloganları bayraklaştıran radikal ideolojilerde aranmaya başlanıyor. Özellikle Avrupa'da şiddete dayalı toplumsal hareketler bu dönemlerde doğdu ve gelişti. 1789 Fransız İhtilâli, 1917 Bolşevik İhtilâli bu toplumsal geçiş dönemlerinin ürünleridir.

Geçiş dönemlerini uygun sosyal tedbirlerle, mümkün olduğunca demokrasi içinde kalarak sıhhatli bir şekilde atlatıp sanayi toplumu hâline gelen ülkelerde komünizm gibi radikal ideolojiler amaçlarına ulaşamadılar. Halbuki, komünizmin fikir babası K. Marx'a göre bir toplum ne kadar sanayileşirse “emek-sermaye çelişkisi” o kadar şiddetlenir ve bu da komünist devrimi kaçınılmaz kılardı. O'na göre 19. yüzyıl bitmeden İngiltere ve Almanya'da mutlaka işçi sınıfı devrim yoluyla yönetimi devralacaktı. Marks boşuna bekledi, bu ülkelerde devrim olmadı, aksine devrim onun hiç beklemediği, henüz sanayi toplumu olamamış, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin bütün sancılarını yaşayan Çarlık Rusyası'nda gerçekleşti. Benzer bir durum daha sonra kendine özgü şartlar içinde Sovyetler Birliği'nin de yardımlarıyla Çin'de tekrarlandı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra birçok ülke S.S.C.B.'nin gizli açık desteğiyle komünist sistem içindeki yerlerini almış oldu. Genel olarak söylersek; komünizm bir geçiş dönemi hastalığıdır. Gerekli aşılarını olmuş toplumları biraz sarsar o kadar. Tedbirsizleri ise öldürür.

Diğer taraftan nazizm ve faşizm gibi diktacı rejimler de bir geçiş dönemi hastalığıdır. Bu totaliter rejimlerin diğer bir ortak özelliği de anarşi ve terörü amaçlarına ulaşmada bir metot olarak seçmiş olmalarıdır.

Denilebilir ki, tarım toplumundan sanayi toplumuna sıhhatli geçememenin cezası kara veya kızıl diktatörlüğün demir yumruğu altında ezilmek olurken, sıhhatli geçmenin mükâfatı ise, daha fazla refah, özgürlük ve demokrasi olmuştur.

Sanayi Toplumu

Çocukluk döneminden gençlik dönemine geçen sanayi toplumu göreceli de olsa istikrarlıdır. Nüfusun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşamakta, sanayi ve hizmet sektöründe istihdam edilmektedir. Hızlı kentleşme ve sanayileşme, toplumu dağınık değil yoğun, içice dinamik bir yaşantıya zorlamaktadır. Özellikle hizmet sektörünün hızla gelişmesi, eğitim öğretim faaliyetlerinin nitelik ve nicelik yönünden yükselmesini zorunlu kılmıştır. Bu da toplumun eğitim seviyesini arttırmıştır. Üretilen mal ve hizmetlerin iyi değerlendirilmesi fert başına düşen milî gelir payını büyütmüş, bunun doğal sonucu refah seviyesi yükselmiştir

Sanayi toplumu üzerine araştırmalarıyla tanınan ve bu isimde bir kitap yazan ünlü Fransız düşünürü ve sosyologu Raymond Aron'a göre, sanayi toplumlarının ortak özellikleri şunlardır:

 

1- Her şeyden önce, işletme köklü olarak aileden ayrılmıştır.

2- Sanayi toplumu orijinal iş bölümü modelini getirmektedir.

3- Bir sanayi toplumu sermaye birikimini gerektirir.

4- İşverenin yatırımlarını genişletmek amacıyla sermayeye ihtiyaç duyduğu andan itibaren akılcı hesaplama meselesi doğar.

5- Üretim araçları mülkiyeti statüsü ne olursa olsun, işçilerin biraraya toplandığı görülür.

Bu beş özelliğin gerek kapitalist, gerekse Sovyet tipi bir ekonomide mevcut olduğunu söyleyen Aron, bu iki tip ekonomi arasındaki tezatları iki noktada toplar:

1- Kapitalist bir ekonomide üretim araçları mülkiyeti devlete değil, özel şahıslara aittir.

2- Bir tarafta kaynakların dağılımı planlama bürosunun kararlarıyla, diğer tarafta ise fertlerin pazar üzerinde almış oldukları kararlara göre tâyin edilir.

Olgunluk aşamasına doğru tırmanan sanayi toplumunda emek yoğun safha bitmiş, sermaye yoğun safha başlamıştır. Bilim başdöndürücü bir hızla; üretimde, tüketimde, ulaşım ve iletişimde, kısacası hayatın her sahasında köklü değişimlerin, âdeta, yeni bir toplum biçiminin tohumlarını atmaktadır. Bu işte bilgisayar ve iletişim sektörü başı çekmektedir.

Genel olarak denilebilir ki, sanayi toplumları; toplumsal şuurları gevşek, gelenekleri sarsılmış, insanları arasındaki sosyal ve moral bağları zayıflamış, toplumsal iç denetiminin yetersiz kaldığı zengin ve huzursuz toplumlardır.

Önce buharlı makinenin icadı sonra petrol ürünleriyle çalışan içten patlamalı motorların ve elektrik enerjisinin devreye girmesiyle eğitim, üretim, ticaret, ulaşım, iletişim sektörleri güçlenmeye ve bunlara bağlı olarak da şehirleşme süreci hızlanmaya başlamıştır. Hayatın her alanında sosyal ilişki ve etkileşim arttığı için dağınık halde bulunan insanlar arasında birleşme ve bütünleşme hareketleri milletleşme sürecini başlatmış, milliyetçilik güçlenmiş, demokrasi gelişmiştir.

Kapitalist sanayi toplumlarında bürokrasi ön plana geçmiş, aydın sınıf etkinlik kazanmış, maddî mülkiyetin toplumdaki rolü zayıflamış, ekonomi ve toplum yönetiminde sınırsız bir akılcılık ve rasyonelleşme gerçekleştirilmiştir. Başka bir ifâdeyle, hayatın maddî ve manevî bütün sahalarında karşılaşılan sorunların çözümünde bilim mürşit olarak değil bir metot olarak kullanılmıştır. Batı'yı anlamadan taklide kalkışan geri kalmış ülkeler, bilimi metot olarak değil bir mürşit olarak kabul edince, sorunlar daha da içinden çıkılmaz hâle gelmiştir. Çünkü bilim beş duyu organınca beslenen akıla hitap ederken, eğer mürşit konumuna getirilirse, madde ötesi duyu ve duyguların muhatabı olan "gönül"e hitap etmek durumunda kalır. Bu hiyerarşik çarpıklığın hem fertlerde, hem de toplumda dengesizliğe ve düzensizliğe sebep olacağı açıktır. (Türk toplumunun son iki yüz yıldır yaşadıkları bir de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bizimle aynı tarihlerde Batı'ya yönelen Japonya böyle bir hataya düşmediği için bugün bilgi toplumu hâline gelirken, biz bilgi toplumunun risk ve imkanlarının gölgesinde hâlâ tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin sorunlarını henüz tamamen çözememenin oluşturduğu ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sıkıntılarını yaşıyoruz.)

Olgunlaşan sanayi toplumu kendisinin yerini alacak “bilgi toplumu”nun altyapısını (tohumlama ve filizlendirme dönemi) artık kurmuştur. Görevini müstakbel topluma devretmeye hazırlanmaktadır. Bilgi toplumunun genetik kodlan, yüksek düzeyde eğitim görmüş, bilgiyi üretebilen ve kullanabilen, genellikle hizmet sektöründe çalışan, bilgi burjuvazisi adını verebileceğimiz yeni bir sınıf tarafından taşınmaktadır. Göçebe toplumundan tarım toplumuna geçerken, yeni toplumun genetik kodlarının taşıyıcıları büyük toprak sahipleri ve asiller sınıfı olmuştu. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte, bu görev sermaye burjuvazisi tarafından yapılmıştı.

Burada dikkati çeken diğer bir ilginç nokta ise, yeni toplumun genetik kodlarını besleyen "güç"ün görünür boyutlarının, her yeni değişim aşamasında küçülmesidir. Geniş arazilerden kapitale, kapitalden hafızalarda saklanabilmen "bilgi"lere... Değişimi sağlayan itici güç, sanki, somuttan soyuta dönüşmektedir.

Kapitalist sistem içerisinde bu gelişme sürecini yaşayan sanayi toplumunun bir değişik versiyonu komünist sistem içinde gelişmekte idi. Komünizmin ilk yıllarında, Lenin ve Stalin döneminde sanayileşmenin altyapısının oluşturulduğu "emek yoğun" safha, çok acımasız diktatörlük yöntemleri ile gerçekleştirildi. Milyonlarca insanın kanı canı pahasına, komünist sanayi toplumu belli bir seviyeye getirildi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından başlayan soğuk kavas döneminde, bütün dünyayı Sovyetleştirme hedefine ulaşmak, kendi iç bünyesindeki insanî ve millî muhalefeti kontrol edebilmek ve güçlü bir sanayi toplumuna sahip olan kapitalist bloktan gelebilecek saldırıları göğüsleyebilmek için komünist sistem ağırlıklı olarak "savaş sanayi"ne yöneldi. Bunun anlamı insanî ihtiyaçların geri plana itilmesi idi.

Diğer taraftan gittikçe karmaşık bir yapı kazanan sanayileşme süreci, artık merkezî planlamayla kontrol edilemez olmuştu. Her şeyin devletin kontrolünde olduğu, insanın fıtratında mevcut olan kazanma ve sahip olma duygusunun hırsızlık sayıldığı, bütün manevî değerlerin köreltildiği, hiçbir rekabet ortamının bulunmadığı komünist sanayi toplumu, bir sonraki yeni müstakbel toplumun (bilgi toplumunun) tohumlarını atamadı. Çünkü yukarıda belirtilen sistemsel sebepler komünist sanayi toplumunu kısırlaştırmıştı.

Halbuki, bütün olumsuzluklarına rağmen, kapitalist sanayi toplumu, yapısı gereği kendi toplumunu yeni topluma (bilgi toplumuna) gebe bırakabilmişti.

Bu geçiş döneminde kendi sanayi toplumunu bilgi toplumuna taşıyamayan komünist sistem Sovyet imparatorluğu ile birlikte yıkıldı. Komünist sistem zâten tarım toplumundan sanayi toplumuna sıhhatli bir geçiş yapamayan ülkelerde, bir "geçiş dönemi hastalığı" olarak ortaya çıkmıştı, yâni tabiî ve sıhhatli bir toplumsal gelişmenin ürünü değildi. Dolayısıyla, tarihin değişim süzgecine takılıp kalması normal bir sonuç olmuştur.

Şimdi de bilgi toplumunu tanımaya çalışalım.

Bilgi Toplumu

"De ki: Rabbim ilmimi arttır1' Ayet

“İki dünyayı da isteyen bilime sarılsın" Hadis

"insan haber (bilgi)'den ibarettir" Hz. Mevlâna

“Bilgi ile göğe yol bulunur” Yusuf Has Hacip

“İçinde yaşadığımız çağda, zenginlik bilginin ürünüdür. ” Thomas A. Stewart

 

Sanayileşme eşiğini aşarak sanayi sonrası topluma, yâni bilgi toplumuna dönüşen ileri Batı ülkelerinde araştırmacıların şu an üzerinde en fazla çalıştıkları konu yeni toplumun ayırt edici sosyo-ekonomik karakterini, yâni kimliğini ortaya çıkarmak yönündedir. Bu amaçla ilk inceledikleri; yeni toplumun genetik kodlarının taşıyıcısı durumundaki "bilgi sınıfı", veya "bilgi burjuvazisi" adı verilen toplum kesimidir.

Bu incelemelerden çıkan sonuçlara göre:

a. Bilgi sınıfı yüksek öğretimlilerden oluşmaktadır ve sermayesi "teorik bilgi'dir.

b. Bilgi sınıfı, gelişmiş toplumlarda yeni bir siyasal güç merkezi oluşturmaktadır ve geleneksel sermaye sahibi burjuvaziye karşı mücâdele vermektedir.

c. Bu sınıf, çıkarları maddî sermayeye sahip burjuvaziyle çatışmakla beraber, kapitalist düzene bağlıdır.

d. Bilgi sınıfının sahip olduğu teorik bilginin biri pratik, diğeri sembolik iki yönü vardır. Pratik yönü kazanç, diğer yönü de otorite ve güç sağlar.

Sanayi toplumunda bilgi sınıfının oluşmasına sebep olan sosyo-ekonomik gelişmeler ise şöyle ifâde edilmektedir: "Bilim, insanın rasyonalizm ve tecrübe (deney) yoluyla ulaşacağı bilgiler sistemidir. Bilgi birikimi pratik araçlara (teknolojiye) dönüşerek insanlığı sürekli olarak daha ileri bir refah seviyesine götürür....En büyük sorun bilgisizlik sorunudur. Toplumların kurtuluşu ancak bilgi (information) yoluyla sağlanabilir. Bilginin üretilmesi ve iletilmesi süreci sorunların başlıca çözüm yoludur. Bu öyle bir süreçtir ki, başlangıçta akıl vardır, ortasında bilim bulunur, sonunda ise iletişim teknolojileri vardır. Bütün toplumsal dönüşümler kendine has teknolojilerin eseridir. Bilgi toplumu, insan aklına ve incecik silikon parçacıklarının göz kamaştırıcı gücüne dayanan mikro elektronik teknolojisinin eseridir. Gelişmiş sanayi toplumlarında enformasyon/bilgi sektörü ekonomik faaliyetler içinde en önemli faaliyet alanı hâline gelmiştir."

Bâzı araştırmacılara göre bilgi toplumunda ekonomi iki sektörlüdür. Birinci sektör madde ve enerjiyi, ikinci sektör bilgiyi bir şekilden diğerine dönüştürmektedir. Meselâ A.B.D. ekonomisinde bilgi faaliyetlerinin toplam işgücü içindeki payı 1860-1980 arasında %5'den %46'ya yükselmiştir.

Bilgi Toplumunun Temel Özellikleri

Japon araştırmacı Yoneji Masudo'ya göre bilgi toplumun temel özellikleri şöyle sıralanabilir:

1. Bilgi toplumunun gelişme dinamiğini bilgisayar teknolojisi yönlendirir. Bu toplumun simgesi, bilgisayara dayalı enformasyon şebekeleriyle veri bankalarından oluşan kamusal altyapıdır.

2. Bilgi toplumunda önde gelen sektörler, dördüncü bir sektör olarak entelektüel sektörlerdir.

3. Bilgi toplumunda sosyo-ekonomik sistem, altyapısının üstünlüğü ile kendini gösteren "gönüllü bir sivil toplum"dan oluşur.

4. Bilgi toplumu, sanayi toplumunun aksine, çok merkezlidir.

5. Bilgi toplumunun siyasî sistemi "katılımcı demokrasi"dir.

6. Bilgi toplumu büyük miktarda dayanaklı tüketim malı üretip tüketen sanayi toplumunun aksine, yüksek seviyede bilgi üreten bir toplumdur.

7. Sanayi toplumunda temel değerler maddî ihtiyaçların tatminine dayanır. Buna karşılık bilgi toplumunda temel değerler "amaçlara ulaşmanın verdiği tatmin"den kaynaklanır.

Diğer taraftan Martin William, "The Information Society" adlı kitabında bilgi toplumu kimliğinin oluşmasında şu beş temel ölçütün etkili olduğunu ifade etmektedir:

1. Teknolojik Ölçüt: Bilgi teknolojisinin ofislerde, fabrikalarda, eğitimde ve evlerde yaygın bir biçimde kullanımı.

2. Toplumsal Ölçüt: Bilginin yaşam kalitesini arttıran bir unsur olduğu bilincinin toplumda yerleşmesi.

3. Ekonomik Ölçüt: Bilginin ekonomide anahtar faktör olması.

4. Politik Ölçüt: Bir politik sürece bilgi özgürlüğünün liderlik etmesi gereği ve bu anlayışın giderek geçerli bir görüş özelliği kazanması.

5. Kültürel Ölçüt: Bilginin kültürel bir değeri olduğunun kabulü. Bunun sonucu olarak milli ilgi alanlarının ve fertlerin gelişmesinde bilginin gereği ve değeri konusunun toplumun

dikkatine sunulması.

Bu tespitlerden de anlaşıldığı gibi; bilgi, fert, toplum ve devlet hayatının her alanında öne çıkarak belirleyici bir etken olabiliyorsa bilgi toplumu kimliği oluşabilmekte, aksi takdirde söz konusu toplum için bilgi toplumu kavramı bir dilek ve fanteziden öteye geçememektedir.(2)

 

Kaynakalar:

1. Taha Akyol, Politikada Şiddet, 1980, Töre Devlet Yay., s.36

2. Oya Gürdal, TMMOB, 93 Sanayi Kongresi Bildiriler Kitabı, 1. Cil, .s. 60.

 
bayrak2.gif

Anket

e-devlet Uygulamalarından Memnun musunuz?
 

FAALİYETLER